| Mehmet 的个人资料Beklentisiz Sevmek Nedir...照片日志 | 帮助 |
|
|
6月21日 MEÇHUL BEKLEYİŞPamuk şeker misali bulutların gezindiği, Ankara'nın gözdesi, Ankara'nın simgesi Ata Kule, iplik iplik yağan yağmurda ipek sarısı saçlarını yıkıyordu. Rüzgarda dalgalanan eteği ve masmavi gözleri... Bulutları kılıç gibi keserek inen güneş ışınlarının aşık olduğu, bu yüzden ilk uğradıkları yer, Ata Kule'nin masmavi gözleri (yüksekliği ve tepesi)...görenlerin aklını başından alıyordu.
Birazdan gelir. Heyecandan her yanı titriyordu. Her sabah burada -Ata Kule'nin karşısında- buluşmalarına rağmen, o her seferinde sanki ilk kez buluşuyorlarmışçasına heyecanlanıyor, Ata Kule'nin kucağı o an ona dar geliyordu. Köşedeki çiçekçi uğrak yeri olmuştu. Her sabah uğruyor, bir dal kırmızı gül alıyor, oradan da Ata Kule'nin -aşk durakları- karşısındaki ağacın altındaki banka oturuyordu. Sabah aynanın karşısında özenle taradığı saçları, şimdi yağan yağmurun sayesinde bozulmuştu.Cebinden çıkardığı selpak ile kurulayıp şekil vermeye çalışıyor, sonra boşver deyip iyice dağıtıyordu, siyah, kısa saçlarını. Rüzgarın biraz daha sert esmesiyle, elindeki gülü muhafaza etmek için ceketinin iç cebine koydu ve düğmelerini ilikledi. Yerde oluşan su birikintisinde kendini görmüştü. Tam bir berduşa benzemişti; dağınık saçları, ıslak ceket ve pantolonuyla. Oldu olacak ceketimin yakasını da kaldırayım, diye düşündü ve ceketinin yakasını da kaldırıp banka kendini iyice gömdü. Omzunun üstünden Kızılay tarafına doğru baktı. Her sabah o taraftan geliyordu. O da şemsiyesiz gelecekti. Seviyorlardı ikisi de yağmurda, hele ki nisan yağmurunda el ele tutuşup sahil boyu yürümeyi. Ipıslak oluncaya kadar gezdikten sonra kendilerini pastahaneye atıyorlardı. Sıcacık börekleri büyük bir keyifle yiyorlardı, demli çay eşliğinde. Pastahaneden çıktıklarında kendilerini otobüste ve sonrasında Ankara Kalesi'nin o eşsiz manzarasında buluyorlardı. Şimdi gelir. Işıl ışıl parlayan, su zerreciklerinin hızla düştüğü Kızılay yoluna bakarken heyecanı artıyordu. Çünkü birazdan görünecekti. O uzun, kestane rengi saçları...eşsiz gerdanını nasıl da süslüyordu. Ya gülerken kendini gösteren gamzeleri...ela gözlerinin altında bir padişah tahtı asaletiyle duran elmacık kemiğiyle nasıl da haşır neşir oluyordu. Ela gözler...buğulu ela gözleri hep gülüyordu. Ya onu başka gözlerden kıskanıp, sürekli saklamaya çalışan kirpiklere ne demeli.. Cennet bahçelerine giden yol misali kirpikler... Narin elleri ki o kadar narin ki, tutmaya kıyamaz. Tutmadığı zaman da yere düşüp kırılacak bir pırlanta gibi aklında kalırdı, narin elleri. O yüzden hiç bırakmaz ama incitmemeye de özen gösterirdi. Birazdan yağan yağmurun altından deniz kızı gibi süzülerek gelecekti. Masum yüzünü gördüğünde yine heyecandan dili damağı kuruyacaktı. Yüreğinin güzelliği yüzüne vurmuş, diye buna denmezdi de neye denirdi? Şimdiye kadar ondan sonra geldiği görülmemişti. Bir saat önce evden çıkar, yarım saat Ata Kule'nin karşısında onu bekler, bu dakikaların tadını çıkarırdı. Seviyordu. Onu beklemeyi seviyordu. Ve hep bekleyecekti. Ona göre sevdiğine verilebilecek en güzel hediye zamandı. Çünkü zaman öyle bir hediyeydi ki geri alamazsın ve bu yüzden eşsizdi. Her ne verirsen ver geri alına bilinirdi fakat zaman öyle değildi. Şimdiye gelmeliydi. Camı ıslanmış ve buğulanmış saatine baktı. Islak omzunun üstünden, bir o kadar ıslak yola zeytin siyahı gözleri yeniden kaydı. Heyecanı her geçen saniye artıyor, oturduğu yerde duramıyordu. Yine gelemeyecek, diye düşündü. Geçen seferde gelememişti ve evlerine gitmişti. Ya yine hastalığı baş gösterdiyse, ondan gelememişdir yine. Gelmediği gün evlerine gitmişti. Hasta yatakta yatıyordu. O hayat dolu, neşe saçan...yatakta çaresiz yatıyordu. Birden oturduğu banktan sıçrarcasına kalktı. Heyecanına bir de endişe eklenmişti şimdi. Ya yine hastalandıysa. Evlerine gitmeyi düşündü ama geçen sefer gittiğine de bir nevi pişman olmuştu. O hayat dolu insan, kimsenin onu böyle görmesini istemiyordu. Hasta yatakta bile çok güzel. Onun masum yüzüne hiçbir şey gölge düşüremez. Tekrar saatine baktı, volta atarken. Duramıyordu yerinde. Duramazdı da. Endişesi olmasa, aylarca bekleyebilirdi onu ama hastalığı aklına geldikçe duramıyordu. Gelmeyecek, en iyisi ben evine gideyim. Ceketinin iç cebindeki kırmızı güle baktı. Onun da sabırsızlandığı her halinden belli oluyordu. Biran önce kendini o narin ellere bırakmak istiyordu. Koca Tepe mezarlığına'na yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Masumiyet abidesinin evine ''Koca Tepe mezarlığına'' gidiyordu... |
|
|